SON günlerde ordumuza ağır eleştiriler yapmak moda oldu. Demokrat olmanın en kestir-me ve kolay yolu ordumuza hareket etmek. Sanki bizim değil Yunanistan’ın ordusu. Sanki ülkemizin varlığını ve geleceğini emanet edeceğimiz bir başka ordu varmış gibi. Sanki yedi düvele karşı bu ülkeyi savaşarak kurtaran ve cumhuriyetimize sahip çıkan bu ordu değilmiş gibi. Neymiş efendim darbelere karşılarmış. Darbelere biz de karşıyız. Hep söyledik yine söylüyoruz, biz hem şeriata hem darbeler karşıyız. Ama darbelere karşı olmak başka şey, ülkemizin gözbebeği bir kurum olan ordu başak şeydir. Darbeye karşıyım diye ülkemizde bozulmadan kalabilmiş ve herkesin kutsal bildiği bir kurum olan ordumuza hareket etmeye, onu küçük düşürmeye kim-senin hakkı yoktur. Darbelerden en fazla bizler zarar gördük zamanında. Solcular, demokratlar, aydınlar gördü. Onun için biz darbelerin her zaman karşısında olduk. Ama darbe demek eşittir ordu demek yanlıştır. Darbelerin sorumluları darbeler zemin hazırlayanlarla dar-beleri gerçekleştirenlerdir. Onun için en büyük güvencemiz olan ordumuzun yıpranmasından ülke olarak hepimiz zarar görürüz. Göğsümüzü kabartan, resmi geçitlerde gözlerimizi yaşartan, gerektiğinde canını feda eden kahraman Mehmetçiklerimizi potansiyel darbe suçlusu gibi göstermenin kimseye faydası yoktur. Ordumuzu özledikleri rejimlerin önünde bir engel olarak gören bazı kesimler mevcuttur. Bu kesimlerin ordu düşmanlığı doğaldır. Ama kendini demokrat olarak gösteren bazıları da “darbeye karşı olmak” adına ordu düşmanlığı yapıyor. İşte bu yanlıştır. Türk ordusu en eski ve en büyük kurumdur. Siyasiler gelip geçicidir. Bugün var yarın yoktur. Ama ordumuz ilelebet olacaktır. Onun için hepimiz ordumuza gereken hassasiyeti göstermek zorundayız. Herkesin hassasiyet göstermesi gereken bir diğer husus da hukukun üstünlüğüdür. Herkes hukuka güvenmek zorundadır. Milletvekili dokunulmazlığı zırhına bürünenler de dahil. Türkiye Cumhuriyeti lâik, demokratik bir hukuk devletidir. Bunun gerçekleşmesi için de güven adalet duygusunun yerleşmesi lazımdır. Güven içersinde yaşamak için ordumuza, adalet için de bağımsız yargıya ihtiyaç vardır. Bindiği dalı kesmeye çalışanlar önce kendilerine zarar verirler, sonra da başkalarına. Neyse konuyu biraz değiştirelim. Bu günlerde ne çok sünnet düğünü oluyor. Sünnet konvoyunun biri bitmeden öbürü başlıyor. Sünnet deyince aklıma geldi.
Kayseri’li küçük abdest bozmak için tuvalete gider. Vaziyetini alıp başlar su koyvermeye. Bir müddet sonra yanına başkası gelir. O da vaziyet alır. İlk giren sonradan gelene:
“Sen Kayseri’li misin?”
“Evet”
“Seni Abdi Usta mı sünnet etti?”
“Evet, evet amma nereden bildin?”
“Yarım saattir ayağıma işiyorsun!
Abdi usta böyle yan keser de..”
Yazımıza Cahit Sıtkı Tarancı’nın güzel bir şiiri ile devam edelim. Sizinle paylaşmak istediğim o güzelim şiir şöyle:
“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
* * *
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
* * *
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
* * *
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.”
Hadi küçük bir fıkra daha anlatayım.
Adam ölür ve öbür dünyada sorgusu başlar:
- Hiç içki içtin mi?..
- Aman efendim…
- Kumar oynadın mı?..
- Aman efendim…
- Kadınlarla aran nasıldı?..
- Aman efendim, ben kim çapkınlık kim…
Cebrail dönüp bağırır:
- Oradan bir çift kanat getirin…
Adam çok sevinir:
- Melek oluyorum değil mi efendim…
- Hayır kaz oluyorsun…
Bugünkü yazımızı da Nazım Hikmet’in bir dörtlüğüyle noktalayalım.
“Ölebilirdi yüzünü görmediği insanlar için
hem de hiç kimse onu buna zorlamamışken
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiği halde…”
Haftaya buluşmak umuduyla esen kalın





































